TR | EN
Kendi Kendimize Yapabilecek miyiz? 17.01.2011

Kendi Kendimize Yapabilecek miyiz? 17.01.2011

Geçen sayıda gıda ile başladığım kültür ve tüketim konusunun devamı mahiyetinde, bugün biraz daha “yapı”sal konulara gireceğim. Bildiğim ilk yapı market Bauhaus açıldığında çok sevmiştim. Lisede annemler tatildeyken kalkıp evi boyayan benim gibi amele karakterli biri için cennetti. Zevkten bayılmış ve kendimi alışverişe vurmuştum. Hala da yapı marketlere çok giderim. Takım çantamda ondan fazla tornavida var. Bana kalsa bu iş hızla yayılacaktı ama memlekette işler farklı gelişti. Bauhaus öyle kaldı, Bricolage gibi bazı örnekler işi sürdüremedi, Praktiker de idare ediyor. Büyüyen bir tek Koçtaş var gibi görünüyor ki o da formatı biraz Türkçeleştirdi. Yani bizim millet bir çok işini ustaya yaptırmaktan kolay vazgeçmiyor. Ama yapı marketler de havlu atmış değil, yavaş yavaş ilerliyorlar. Bakalım ne vadede nereye kadar gidecek. Mobilya sektörüne baktığımda da evde ustalar tarafından yapılan montajın neredeyse istisnasız devam ettiğini görüyorum. IKEA henüz belirleyici değil pazarda. Beyaz eşyadan tesisata bir çok alanda hala ustalar duruma hakim.
İki binlerin başında Filli Boya için DIY (do it yourself) pazarının gelişim tahmini kritik bir iş kararı oldu.  Boya sektöründe yapı marketlerin payının %5 civarında kalacağı tahmin edildi ve bu kanalın ihmal edilebileceği, bunun karşılığının geleneksel kanalda fazlasıyla alınacağı hesaplandı. Türkiye iş tarihinin en yerinde ve cesur kararlarından biriydi. Usta ve nalburlar bu sadakatin karşılığını Filli Boya’ya fazlasıyla ödediler. Çünkü benzeri tüm modern kanallar, doğaları gereği fiyat kırarak geleneksel pazarları vururlar. Siz malınızı oralara vermezseniz piyasanız bozulmaz, esnaf para kazanır. Modern kanalların vazgeçilemez noktaya geldiği durumda ise markaların çoğu yanmış zaten. GAME OVER.
Yapı sektörüyle ilgili bir başka kültürel mesele de konutların yüksekliği. Şimdiye kadar kentlerdeki apartmanlar on katı fazla geçmedi. Bazı sosyologlara göre 6-7 katın üzerindeki yüksek apartmanlar komşuluğu bitiriyor ve giren çıkanın belli olmadığı bu yaşam alanları toplumsal dokuya zarar veriyor. Şahsen çok uzak değilim bu fikre. Yine de 10-20 katlara alışmaya çalışırken son dönemlerde hayatımıza 50 katlı bloklar girmeye başladı. Bir tanesi de bizim evin önünde yükseliyor ve seneye manzara filan kalmayacak. Dolayısıyla tepkisel davranıyor olabilirim ama bu elli katlı siteleri sevmiyorum. Yanlış buluyorum. Yüce milletimizin böyle aşırı yüksek bloklarda oturma konusunda isteksiz davranmasını bekliyorum. Bu tür dev yapıların hayatımıza girememesini, belediyeler izin verse de talep oluşmamasını diliyorum ki arkası gelmesin.  Bakalım neler olacak?
Öte yandan geçenlerde bir Anadolu kentinde bekarlar için tasarlanmış apartların ihtiyarlarca doldurulduğunu görüp şaşırdım. Küçük evin bakımı kolay ve her şey elinin altında olduğu için durumu iyi olan yaşlılar burada yaşamayı tercih ediyormuş. Tabi bu evleri çocukları da teşvik ediyor. Alın bir kültürel konu daha. Yıllar önce bir huzurevi projesi yaparken toplumun yaşlıları huzurevine göndermeyi çok büyük bir ayıp olarak gördüğünü tespit etmiştik. Ancak devir değişiyor. Eskiden  ebeveynler beş çocuğundan birinde idare edebiliyor, zaten ellili yaşlarda da ölüyorlardı. Şimdilerde ortalama hayat yetmiş seneyi aştı ve çocuk sayısı da azaldı. Tek çocuğunun yanına yerleşip kendileri de yaşlanmış olan damat ile otuz sene yaşama fikri pek cazip ve sürdürülebilir değil.  Yaşlılara yönelik bakım ve sağlık hizmetleri pazarı çok büyüyecek çünkü gurbet de arttı günümüzde. Muhtemelen önümüzdeki on yıl içinde yaşlıları huzurevine göndermek eskisi gibi büyük suç kategorisine girmemeye başlar. İş birkaç diziye bakıyor.   
Ustalık konusuna dönersek. Ülkemizde ustalık daha da zorlaşacak ama bence değeri azalmayacak. Azalmamalı da zaten. İki binli yılların dünyasında esas mesele verimlilik değil istihdam. Ustalık müessesesi de önemli bir istihdam kaynağı. İş gücü sıkıntısı yaşanan yirminci yüzyıl Almanya’sında daha fazla insanın sanayide istihdam edilip evlerindeki dolapları hafta sonu kendilerinin kurmalarının ekonomik bir açıklaması vardı ama bugünün Türkiye’sinde yok. Hafta boyunca deli gibi çalışıp hafta sonunda da evde çalışarak ustaları işsiz bırakmanın toplumsal bir yararı olmadığını düşünüyorum. Ustalık müessesesini koruyalım ve kurumsallaştıralım. Hayırlı olan budur.  
Ustalığın bir başka alanı da yeme içme. Yani aşçılık. Burada da bir dönüşüm söz konusu. Eskiden aşçılar her şeyi bilir veya öyle görünürlerdi. Kalıpları, sert kuralları, reçeteleri vardı. Çeşit kısıtlıydı. O zaman bilmek önemliydi. Bilen yapardı. Ama bugün artık bilmenin fazla kıymeti yok. İnternette milyonlarca tarif herkesin elinin altında. Ve insanlar yeniliklere, denemelere daha açık. Günümüzde bilmek değil deneyim ve his daha önemli. Neyin neyle gideceğini, neyin tutacağını hissetmek ve yeni reçeteleri özgüvenle uygulayacak kadar deneme deneyimine sahip olmak. Güncel usta modeli bu. Ortalama insanlar bazı işlerde ustalaştıkça ustaların ustalıklarını sürdürebilmek için internette bulunandan çok daha fazlasını sunabilmeleri gerekecek. Eğitim, empati ve deneyim şart yani.