TR | EN
Sen benim kim olduğumu biliyor musun? 15.12.2004

Sen benim kim olduğumu biliyor musun? 15.12.2004


“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
 
Ali Taran’ın geçen ay sorduğum soruları cevaplamasını beklemiyordum. Aksi yönde küçük bir umudum olsa da sonuçta yanılmadığımı görmenin de artıları var. Olabildiğince az yanılmak bir danışman için önemlidir. Kendisiyle tanışmıyoruz ancak ortak tanıdıklarımız sayesinde kişiliği hakkında oldukça net bir fikir sahibiyim.
 
Bu yazımda, çoğunlukla bizim ülke insanına has olduğunu düşündüğüm, başlıkta da net bir şekilde ifadesini bulan ve beni artık şaşırtmayan benzer bazı tavırlardan bahsederek bir sektör resmi çekmeye çalışacağım.
 
Bu ülkede beni en çok rahatsız eden tavırlardan biri “rekabet” halleridir. Örneğin sizinle benzer işi yapan insanlara yıllardır “bu pazar hepimize yeter, saçma bir rekabete girmeyelim, pastayı büyütelim, global açılımlar yapalım” diye samimi mesajlar gönderseniz ve iyiniyetinizi defalarca ispatlasınız bile onlar sizi her fırsatta gol atılacak ve ekarte edilecek rakipler, hatta düşmanlar olarak görürler. En azından kıskanırlar.
 
Esas kıskanç grubu ise sizinle benzer kariyer çizgisinden geçenlerdir. Bolbin dolarlı maaşları bırakıp bazı idealler uğruna yıllarca çile çektiğinizi görmezden gelir ve “ulan bu herif bu kadar da nasıl parladı” diye fesatlanırlar. “Haydi sen de gel” dediğinde ise rahatlarından fedakarlık etmezler.
 
Sizin kitabınızdan esinlenip ya da motive olup kitap yazanlar (ciddi alıntılar yapanlar dahi) kaynakçaya adınızı koymazlar. Rekabet tanımı veya kıskançlık, adını siz koyun.
 
Meslek örgütleri (mesela reklamcıları veya reklamverenleri bir çatı altında toplayanlar) sizi yok sayarlar. Kitaplar yazıp dersler verdiğiniz marka konusunda onlarca etkinlik düzenlerler ama ne katılımcı, ne de izleyici olarak tek bir davet göndermezler. Bir medya grubu Anadolu’yu karış karış gezer marka adına ama gazetelerin Genel Yayın Yönetmenleri anlatır yurdum girişimcisine markayı. Esas amaç ise markalaşma konusunda samimi çabalar göstermek değil, markayı bahane edip reklam gelirini artırmaktır tabii ki.
 
Sektörün önde gelenleri aralarına almazlar çünkü şimdiye kadar ne bir komisyon aldığı görülmüştür ve de herhangi bir gayri-ahlaki kazanç yoluna saptığı. İş filan yapılmaz böyle adamlarla.
 
Ünlü reklamcı dostları vardır ama bunlar kendilerini övdüğü sürece dostturlar. Yaptıkları işleri eleştirdiğinde telefonuna çıkmazlar. Anlı-şanlı işadamlarımız basın tarafından öylesine şişirilmişlerdir ki yapıcı eleştiriyi dahi kabullenemezler. Şirketleri hakkında sekiz hafta dizi yaparsınız ve yüzde seksen översiniz ama size düşman olurlar. Beklenti yüzde yüz övgüdür.
 
Eğer bir etnik, coğrafi, dini, masonik, sportif, mafioz vb gruba dahil değilseniz işiniz zordur bu ülkede. Kaldı ki ben nispeten sevilen bir adam olduğumu düşünürüm. 
 
Kıymet bilmemek de ayrı bir meseledir. Yıllarca hemen her yazınızda, kitabınızda ve konuşmanızda araştırmanın öneminden bahseder, kariyerinizi riske ederek araştırmasız iş yapanları kıyasıya eleştirisiniz ama sektörden veya onu temsil eden kuruluşlardan bir teşekkür dahi almazsınız. 
 
İnsanımız ilgisizdir. Mesleki onuru korumak için efsane reklamcılara sataşırsınız ama bir kişi de arayıp destek vermez. Efsane reklamcılar tarafından yok sayılan binlerce pazarlama profesyoneli bunu içlerine sindirir.
 
Çok satan kitaplar yazarsınız. Yayıneviniz satmayan onlarca kitabın zararını sizden çıkarmaya çalışır. Cazgır değilseniz hep zarar gören siz olursunuz.
 
Marka konulu konferanslar yapılır ama yok sayılmaya devam edilirsiniz. Olabilir, sıkıntı yapmaya gerek yok, belki de kötü bir konuşmacısınızdır.
 
Hazır giyim sektörü marka marka diye tutturur, bunun için dernek kurarlar. Defalarca başvurursunuz destek için. Hiç bir karşılık beklemeden ücretsiz seminerler yapmayı önerirsiniz ama onların derdi kişisel PR’larını yapmak ve hazineden gelecek teşvikleri üleşmektir.
 
Hazineye (DTM) gidersiniz. Gelecek marka başvurularının değerlendirme kriterlerini belirlemek, şablonlar oluşturmak ve gerekirse değerlendirme yapmak için teklif verirsiniz, kabul edilmez. Marka olma şansı bulunmayan yüzlerce projeye teşvik verirler.
 
Müşterilerinizden de “şu adamı motive edelim de beyninde ne varsa alalım, faydalanalım” diye düşünen nadirdir. Herkes sizin emeğinizi olabildiğince ucuza kapatmayı düşünür. On yılda otuz küsur proje yaparsınız ve bir o kadar fikriniz de kitaplarınızdan, yazılarınızdan esinlenilerek kullanılır ama bu süre zarfında sadece bir müşteriniz sizden bahsetmiştir alenen.
 
Sektör ilk kez bir fuar düzenler ama “ünlü” simalarımız oraya gelmezler çünkü pulları dökülür. Bu memleket son yirmi yılda gaz ile büyüdü ve gereğinden fazla şişti. Osurukla yaratılan küçük dağları kimileri sahiplendi. Görgü ve medeniyet gelir ile paralel artmadığı için Hummer’lar caddelere, davranış bozuklukları da ilişkilere hakim oldu.
 
Bir de bizim sektörde on beş yıldır pasta büyümedi. Küçük pastayı üleşmek için agresifleştik, kötü alışkanlıklar geliştirdik. Hayatı böyle (gidecek) sandık.
 
Size bir şey söyleyeceğim. 2010 yılında reklam harcamaları beş milyar doları geçtiğinde ve toplam pazarlama harcamaları onbeş milyar doları aştığında çoğumuz bazı şeyleri aşmış olacağız ve geçmişte yaptıklarımızdan utanacağız. Türkiye daha bir şey görmedi, insanımızın temel ihtiyaçlarını karşılayan basit üretim tesisleri kurma dışında henüz bir şey yapmadık. Şurada bir kaç yıldır global takılıyoruz.
 
Anadoludan yükselen dalga siyasete ağırlığını koydu. Ülke ABD rotasından çıkıp Avrupa yoluna oturdu. Bunun iş dünyasındaki yansıması olarak bir süre sonra İstanbul merkezli sakat iş anlayışının da yıkılması beni şaşırtmaz. Avrupai iş ahlakı Anadolu değerleriyle birleşip Amerikan tarzı ahlaksız-agresif iş modellerini devre dışı bıraktığında piyasanın önemli aktörleri de değişecektir. O yüzden sabırla ve fazla dert etmeden bekliyorum sıranın bize gelmesini.