TR | EN
Bir Türlü Sev(e)mediğim Laflar 15.05.2007

Bir Türlü Sev(e)mediğim Laflar 15.05.2007

 
Bir Türlü Sev(e)mediğim Laflar
  
Tüketiciyi Bilinçlendirmek
Sen kimsin kardeşim; Milli Eğitim Bakanı mı yoksa ulu önder mi? Bu görevi kendine ne cüretle biçiyorsun? Hem tüketicinin bilinçsiz olduğunu nereden çıkarıyorsun? Zaten asker de üst düzey bürokrat da “bu insanlar kendi kendine bi halt edemez” deyip eziyor, üstüne bir de sen yükleniyorsun. Yazık bu millete. Bizim ürünümüzü kullanmıyor diye adamı “bilinçsizlikle” suçlamak hangi mantığın ürünüdür yıllardır anlamam. Şunun adını “tüketiciye kendi mallarımızdan daha fazla kullandırmak” desek de herkes de ne yaptığını bilse. Harbi harbi.
 
Hediye Yağmuru
Her gördüğümde yurdum reklamcı ve pazarlamacılarının yaratıcılığı üzerine karamsarlığa düşerim. Yıllardır aynı laf. “Hediye Yağmuru” başlıklı en az yirmi tane kampanya broşürü benim arşivimde var.  Hem, yağmuru kim sever? Tamam faydalıdır filan ama (aşıklar ve çiftçiler dışında) sokağa çıkıp da “aa bugün yağmur yağıyor” diye sevinen biri var mıdır dünyada? Adamın kafasından aşağı boca etmek yerine kibarca versenize hediyelerinizi. Hediye mi veriyorsunuz, dayak mı atıyorsunuz?
 
Şemsiye Marka
Yine yağmurla bağlantılı ve yağmur gibi banal bir laf. Açın Aaker’in kitabını, “brand architecture” başlığı altında istediğiniz tanımı bulun. Ben de bir ara bunların Türkçe uyarlamalarını yaptım; internette ararsanız çıkar. Alt marka var, üst marka var, onaylama durumları var, markalar evi var ama şemsiye marka biraz piyasa uydurması bir laf. Literatürde yok diyeceğim ama arada kullanan oluyor. Hem, olsa bile şemsiye sadece şekil olarak uyuyor yapılan işe, fonksiyon olarak değil. Şemsiye esas itibariyle altında bir, bilemedin iki kişi taşır. Yani sizin o kastettiğiniz şeyi anlatmak için bir şemsiye altında bir sürü alakasız insan veya başka şemsiyeler olması lazım. Marka altında markalar... Olmuyor, oturmuyor.
 
Alırken Kazanmak
Alırken kazanmak patronun işi. Siz pazarlamacısınız, iletişimcisiniz. .Sizin işiniz satarken kazanmak. Yıkmayın öyle bütün sorumluluğu satın almacıya. Bahane üretmeyin, işinize bakın. Katma değer yaratabiliyor musunuz, aynı mala daha yüksek bedel ödetebiliyor musunuz, ona kafa yorun. Ve şunu da unutmayın ki Wal Mart filan değilseniz öyle alırken kazanmak diye bir şey yoktur. Aldığınız malın parasını ödemezsiniz ayrı.  
 
....(Markayı) Adıyla İsteyin
Oldu canım, başka arzun? Sen iyi bir ürün yap ama onu markalaştırmak için hiç çaba harcama. Sonra gelsin eloğlu seni geçsin, sen de yaygara kopar ardından. Yok artık böyle buyurgan ifadeler iletişimde. Adam istediği gibi ister ürünü. Sen markanı onun diline sokabiliyor musun ondan haber ver.
 
Günü Yaşa (Carpe Diem)
Yaptığımız iletişim çalışmalarının bir çoğunda “aman hayat geçiyor, yaşadığın anın kıymetini bil” mesajı veririz. Eğer “her şeyi yarına bırakma”, “hayat, sen planlar yaparken geçen zamandır” anlamında kullanıyorsanız tamam. Ama bir yaşam biçimi olarak “hedonizm” fikrine, üretmeden tüketmeye, sırf kendi hayatını düşünmeye, salt zevke odaklanmaya  alışamadım hiç bir zaman. Böyle mesajlar veriyor olmaktan hoşlanmıyorum. Tamam iyi yaşayacağız da sonunda ne olacak? Hepimiz öleceğiz. Ve iyi yaşayanlar daha “hazır”  gitmiyor ölüme merak etmeyin. Biraz fayda üreterek, etrafla ilgilenerek, çevreye ve geleceğe dair sorumluluk duyarak hayatımızı geçirmek daha iyi bir fikir kanımca.
 
İnterland (Hinterland)  
Bu lafı yıllarca duydum, hiç cümle içinde kullanmadım. Gerek duymadım. Sırf bu vesileyle sizin için açtım sözlüğü araştırdım. Aslında “hinterland” imiş. Yerli kaynaklarda “Bir kenti, kentler dizisini ya da bölgeyi çevreleyen ve onunla yakın ekonomik ve toplumsal etkileşim içinde bulunan bölge” olarak tarif ediliyor. Almanca kökenli. Wikipedia tarifi de “By analogy it is the area surrounding a service from which customers are attracted, also called the market area.”
Bu lafı genelde satış teşkilatı bir bayinin veya satıcının alanını tanımlamak adına “interland” diye kullanırlar. Yıllar önce teşiklattan bir arkadaş raporunda hinterland demişti de gülmüştüm. Kendine gül sen zibidi!
 
Kofra  
Bu lafı da öğreneli bir kaç yıl oldu. Daha önce ne diyorduk bilmiyorum ama kofraya da alışamadım. Piysada da “kofre” veya “gofre” diyen de var. Eski yazım kılavuzumda yok. Yeni sözlükte buldum; Fransızca kökenli bir sözcük. “Kutucuk” anlamına geliyor. Sanırım kullanmamaya devam edeceğim ve bunun mantıklı bir açıklaması yok. Sevemedim işte, var mı diyeceğin?