TR | EN
Celal Akpınar (1942-2005) 30.04.2005

Herkesin yapıyormuş gibi göründüğü şeyleri gerçekten yapan ama bunu da yapmıyormuş gibi davranan örnek Türk Girişimcisi

Önemli markalarımızdan Filli Boya’nın perde arkasındaki mimarı Celal Akpınar’ı geçen hafta kaybettik. Kendisi medyada görünmeyi sevenlerden değildi. Ancak Türkiye için çok önemli bir iş adamı ve çok iyi bir insan idi. Başarısı tabii ki tesadüf değildi ve onu başarıya götüren özelliklerden benim gözleyebildiklerimin bazılarının yeni nesillere aktarılmasına küçük bir katkı olur düşüncesiyle bu yazıyı kaleme alma ihtiyacı duydum.

Celal Bey’i kabaca dört yıldır tanıyorum. O yüzden özgeçmişi hakkında birşeyler yazacak durumda değilim. Zaten vefatı nedeniyle gazetelerde belki de kendisinin istemeyeceği kadar yer aldı yaşam öyküsü. Ben bu yazıda, son dört yıl içinde bende derin izler bırakan bazı gözlemlerimi paylaşacağım.

Celal Akpınar’ı tanıtmak için öncelikle kurumsallaşma ya da profesyonellere yetki devri gibi son yılların dillere sakız olup içi boşalmış kavramların Filli Boya’da kazandığı gerçek anlamı anlatmam lazım. Son beş yılda otuzdan fazla yerli firmaya proje yaptım, yüzlercesine girip çıktım. Büyük çoğunluğu aile şirketi idi ve onların neredeyse tamamında profesyonelleşme, yetkiyi ikinci nesile devretme gibi konular gündemdeydi. Hepsinin bir şeyler yaptığını düşünebilirsiniz, ancak Filli Boya’yı görünce diğerlerinin ne kadar da sözde kaldığını anlarsınız.

Kendimden örnekler vereyim. Filli Boya’ya üç yıldan fazladır girip çıkarım ki bunun kabaca iki buçuk yılı düzenli danışmanlık şeklinde geçti. Yani haftada bir-iki gün bilfiil oradaydım. Celal Bey ile defalarca karşılaştık, aynı masayı paylaştık, konuştuk ve bir kez dahi bizim işimizle ilgili bir müdahalede bulunduğunu görmedim. Değil işe müdahale, yahu her ay para verdiğin danışman gelmiş ayağına, insan bir kere olsun merakından sormaz mı reklamla, ambalajla, bayi teşkilatıyla, kampanyalarla ilgili bir şey? Hayır, tek bir kez bile sormadı. Salt bu gözlem dahi profesyonelleşmenin ne kadar bilinçli olarak arkasında durduğunun, bunu için ciddi çaba gösterdiğinin kanıtıdır. Yoksa o yemek sohbetlerinde mutlaka ağzından birşeyler kaçırırdı ortalama bir insan.

Ayrıca şirket üst yönetimiyle yaptığımız onca toplantıda bırakın Genel Müdür’ün “bunu Celal Bey’e sormamız lazım” gibisinden bir laf etmesini, aldığımız kararların Celal Bey’den döndüğüne ya da revize olduğuna dair tek bir örnek yaşamadım, işaret dahi almadım. Üst yönetim en azından benimle ilgili (marka, iletişim) konularda hep tam yetkili idi. Bu konuda kendisinin şirket yöneticilerine nasıl sınırlar çizdiğini, aralarındaki iletişimi ise hiç bilmiyorum. Yine onca öğle yemeği sırasında yöneticileriyle iş konuştuğuna da şahit olmadım. Bu işi nasıl yaptıklarını merak da etmedim açıkçası.

Sanırım kendisine bu rahatlığı veren en önemli özelliği “insan sarrafı” olmasıydı. Bu laf da piyasada çok konuşulup içi boşalan kelimelerdendir ve yine gerçek anlamını Celal Bey’de bulmaktadır. Filli Boya’yı bugünlere getiren çekirdek kadroyu meslek hayatlarının ilk günlerinde keşfetmiş ve onlara ortaklık vererek birlikte büyüme ilkesiyle şirkete bağlamıştır. Hani “junior” seviyede on tane mühendis alırsınız da aralarından bir-iki tanesi çok iyi çıkar ve şirketi sırtlar götürür, bu normaldir. Ama dört-beş kişilik çekirdek ekibin hepsinin de üst düzey performanslarının bu seviyede olması Celal Akpınar farkıdır ve şirketi buralara getirmiştir.

Bana olan olumlu duygularını hissettirirdi ve onun beni beğenmesi sıkıntılı dönemlerde özgüvenimi hep yukarıda tutmamda önemli bir rol oynadı. Danışmana inanırdı. Şirketin yönetim ekibi dışında, sağlamlığından şüphe etmeyeceğiniz danışman arkadaşları vardı. Herkes hep birlikte işin içindeydi ve paylaşım onun karakteriydi. Aynı şey bayiler için de geçerlidir. Marka kılavuzumuzda “menfaat ortaklığı” önemli bir maddedir ve laf olsun diye yazılmamıştır. Yıllar boyu doğru işler yaparak büyüyen Filli Boya’nın pazar lideri olmasına sebep olan sıçramanın öyküsünü kısaca anlatayım. 2001 yılında yaşanan anayasa krizi sonrasında alıp başını giden döviz kurları ithal hammadde ile çalışan sektörü kilitledi. Elinizde dolarla alınıp TL ile fiyatlandırılmış mallar ve alınmış TL siparişler var ancak onları sattığınızda yerine koyacağınız hammadde fiyatı iki kat artmış. Krizin patladığı ama sezonun da açıldığı ilkbahar döneminde tüm üreticiler siparişleri iptal ettiler ve tahsilat peşine düştüler. Piyasada mal da yok para da... Sadece Filli Boya eski fiyatlı mal sevkiyatlarına devam etti, bayisini mağdur etmedi, herkes işini sürdürdü. Şirket milyonlarca dolar zarar etti ama insanlar iyi kötü iş yaptı, ayakta kaldı. İşte o an, yıllardır süren niceliksel gelişmenin niteliksel sıçramaya dönüştüğü, suyun kaynadığı andı. Milyon dolarlık fedakarlık şirkete yüzmilyon dolarlık marka değeri olarak geri döndü. Bugün bayilerin şirkete olan bağlılığı Türkiye’de başka hiç bir şirkete nasip olmayan bir sevgi düzeyindedir. O dönemde her şirket öyle yapsaydı demiyorum. Filli Boya için doğru zamandı ve bunu gördüler. 

Celal Bey’in insan olarak yeterince tanıma fırsatım olmadı. Ancak bir anım onun karakterinin bir boyutu hakkında fikir sahibi olmama yetti. Biz kendisiyle genellikle öğle yemeklerinde görüştük ve hep iş dışı konulardan konuştuk. O haliyle bende hiç bir zaman bir “corporate man” havası estirmedi. Hatta şirket koridorları onu sıkıyor gibiydi. Son hayali olan yeni fabrikanın şantiyesine gittiğimde durumu anladım. Kendisini hiç bir zaman o sıradan barakadaki kadar mutlu görmediğime eminim. Gözlerinin içi gülüyordu ve daha da önemlisi orada bir patron gibi davranıyordu. Kendisiye orada geçirdiğimiz bir kaç saat sonrasında anladım ki Celal Bey bir şantiye adamıydı. Diktiği binalardan ektiği ağaçlara kadar her şeyden büyük zevk alıyor, gururla anlatıyordu. Öz babamı da mağazadan bir türlü yeni şirket merkezimize getiremediğim için bu duyguyu iyi bilirim.

Kendisi şantiye adamıydı ama şirketinin ciddi-kurumsal bir yer olmasına (şekli konular da dahil) çok önem verirdi gibime geliyor. Geliyor diyorum çünkü bu konuda da diğer konularda olduğu gibi direkt bir şey söylediğini, kural koyduğunu, duvarlarda birşeyler yazdığını  hatırlamıyorum. Kurallar var belki ama hissedilmiyor. Örneğin bir gün kravat konusunda bana takıldı. Üç yıl boyunca Filli Boya’ya kravatla gittim. Sadece bir kez acil toplantıya çağırdılar ve ben de o gün kravatsızdım, gömlek-ceket gittim. Toplantı sonrasında koridorda karşılaştık. Bir önceki gün cnbc-e televizyonuna çıkmıştım, oradaki konuşmamla ilgili övgü dolu şeyler söyledi ve hatta o konuşmayı hazırlıksız yapmış olmama şaşırdı. Sonrasında da  “dün daha yakışıklıydın” türünden bir laf etti. Çok kibarca söyledi ama bir danışmanın uygun kıyafetle gezmesinin daha şık olacağı mesajını aktarmıştı net olarak. Şirketteki tüm erkekler istisnasız kravat takar, herkes abartısız ama düzgün giyinir ve sanırım bu onun önem verdiği ve kimlik adına da önemli bir şeydi. Eminim inşaat piyasasında bu ve benzeri şekli unsur da başarıda bir pay sahibidir.

Dikkatimi çekin bir başka konu da öğle yemeklerindeki bir tercihi idi. Eski binadaki küçük yemek odasında bir yönetici masası vardı. Celal Bey, Genel Müdür ve yardımcıları ile danışmanlar o masada yerdi yemeklerini. Ben (ezber olarak) bu tür ayrımlara karşı olduğum için eleştirmiştim durumu. Genel Müdür Tayfun Bey’de bu alışkanlığın yeni binada değişeceğini söylemişti. Eski binadaki son yemeklerde bu konu bir kaç kez geldi gündeme, Celal Bey uluorta bir şey söylemedi. Sonra 2003 başında yeni binaya geçildi ve baktım orada da bir yönetici masası var ve yine sıraya girilmiyor, garsonlar servis ediyor bize.

Şimdi geriye baktığımda o masadaki güzel sohbetleri ve öğrendiklerimi düşünüyor ve bu tercihin haklı taraflarını idrak ediyorum, ezberim bozuluyor. O kadar yönetici ve danışman bir araya geliyorlar ve hepsi de zamanları kısıtlı insanlar.  Masada yaratılan değeri düşünüyorum ki benzer bir durumu Denizli’deki bir müşterimde de yaşıyoruz. Orada da normalde şirket sahibi (ki ODTÜ mezunudur) dahil herkes işçilerle birlikte yiyor ancak bir danışman filan geldiğinde özel odaya geçiliyor. Ben başlangıçta “şirket kültürünü kavrama” adına işçilerle yemeyi önersem de onlar “sizden ne kaparsak kardır” diyerek her dakikamızı değerlendirmeye çalışıyorlar. Haklılar elbette, zaman satıyoruz ve yemek de nereden baksanız bir saat.

Ben çoğu zaman şirkete tam gün yerine haftada bir kaç kez yarım gün gittiğim için öğle yemeklerine kalmadım. Şimdi diyorum ki keşke daha fazla kalsaymışım. Dört aydır proje bazlı çalıştığımız için de iyice koptuk yemeklerden.
 
Evet bu müstesna insanı geçen hafta kaybettik ama ben şirkette işlerin aynen (yani yükselerek) devam edeceğine eminim. Bildiğim kadarıyla yönetim, hisse vb konularda da her şeyi planlayarak gitti. Erken gitti. Yemeklerdeki muhabbetin ana ekseni sağlık konularıydı ama kendisi hep kiloluydu ve tütünle arası iyiydi. Sanırım kafasında o kadar çok şey planlıyor ve sonrasında bunları etrafındaki insanlara direkt söylemeden yaptırmanın bir yolunu buluyordu ki ondan dolayı kendisiyle fazla ilgilenemiyordu.

Ve herkesin “marka marka” diye ortada gezindiği ve sakız ederek kavramın içini boşalttığı bir dönemde o, ülkenin en büyük markalarından birinin kısa sürede sıfırdan yaratılmasında anahtar rol oynadı. Marka literatürüne girecek bir iş yaptı. Günü gelince marka hikayesini de yazarız.

Nur içinde yatsın.

Güven Borça

30 Nisan 2005