TR | EN
Can Dündar Hak Etmiş 05.12.2008

Marketing Türkiye dergisinde sürdürdüğüm “Kişi Marka” dizinin Ağustos 2008 tarihli

bölümünde söyle demişim:

Geçen ay çocukları Anıtkabir’e götürdüm ve bu vesileyle müzeyi tekrar gezme sansım oldu. Atatürk’ü bir marka  kişi olarak izlemeye çalıştım. Durusu, bakısı, kıyafeti, verdiği resimler bildiğimiz gibi hep çarpıcı idi ama fotoğrafların içine girmeye çalıştığımda 1925-1935 yılları arasındaki fiziksel yıpranmanın çok hızlı olduğunu düşündüm. 45 yasından 55 yasına giderken sanki çeyrek asırlık yaşlanmış sevgili Atatürk’üm. Bu dönemde yoğun içki tükettiğini de biliyoruz.

Sonra gençlik yıllarına yönelik daha tarafsız bir gözlemde bulunmaya çalıştım. Aynı dönemde “Çılgın Olmayan Türk” baslıklı bir kitap da okumuştum. Hepsini bir araya koyduğumda su sonuca ulaştım; Düşündüğümüzün aksine; çocukluktan bu yana planlanmış bir kariyer ve buna ulaşmak için gösterilmiş düzenli çabalar ve yükseliş yok geçmişinde. Askerlik kariyeri de, İttihat ve Terakki ile ilişkileri de inişler ve çıkışlarla dolu. Yani Demirel, Özal ve hatta Kenan Evren gibi adım-adım yükselinen, her kademenin sindirilerek yaşandığı ve bir üst asamaya hazırlanıldığı bir çıkış söz konuşu değil. Ya da şehzadelerin padişahlığa hazırlandığı gibi bir “planlı” süreçten geçmemiş kendisi. Çok doğru bir öngörü ve zamanlama ve tabii ki sansın da yardımıyla nispeten kısa bir sürede gelinen bir “ulusal liderlik” pozisyonu var.

Atatürk bu pozisyonu dışarıdan bakıldığında büyük bir başarıyla taşımış, olağanüstü bir performansla konumunun gereklerini yapmış, misyonunu en iyi şekilde yerine getirmiş ancak bu süreçte de  kendisini oldukça yıpratmış gibime geliyor. Yani, bu memlekete çağ atlatırken büyük bir şahsi özveri göstermiş ve o dönemde bir mum gibi erimiş. Kesinlikle “Demirel pişkinliğinde” bir insan değil. Ben resmi ideoloji tarafından putlaştırılan süper kahramandan ziyade bu özverili vatanseveri, duygusal insanı seviyor ve sayıyorum.

Bunları yazarken Can Dündar’ın “insan Atatürk” vurgulu bir belgesel çektiğini bilmiyordum ama filmin tanıtımını görünce çok sevindim. Nihayet biri; Atatürk’ü rozet, heykel ve sokak adlarının dışına  çıkaracaktı. (Türkiye’de Atatürk adlı 3500 sokak/cadde/meydan var.)

Filmin ilk gösteriminden sonra NTV’de Yekta Kopan’ın sinemadan çıkan ünlülerle yaptığı ropörtajları izledim. Genelde herkes olumlu konuşuyordu. Ne güzel. Galiba bir tabu daha yıkılıyordu.

Sonra “Turkcell” patırtısı koptu. Mesela bizim ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunları mail grubunda (ListEM) “laikçi” arkadaşlardan bazıları, Atatürk filmine sponsor olmadığı için Turkcell hatlarını iptal edeceklerini açıkladılar. Onu da anladım. Ve sonra garip bir biçimde, filme sponsor olmadı diye Turkcell’i eleştirenler filmi de yerden yere vurmaya başladı. Bu olayın reklam şantajı olduğu ortaya çıktı ama eleştiriler başka alanda sürdü gitti.

Yazılanların neredeyse hiçbirini okumadım çünkü günlük gazeteleri takip etme alışkanlığını bırakalı yıllar oldu. Eleştirilerin infaza dönüştüğünü Can Dündar ile Milliyet’te yapılan ropörtajda anladım. (Mansetine ve spor sayfasına baktığım Milliyet, kırk yıldır evimize girmeye devam eder.) Kendisi o ropörtajda Bekir Coskun veya Yılmaz Özdil gibi yazarların filmi izlemeden infaza giriştiğinden şikayetçi idi ama bu şahısların filmi izlemelerinin bir şeyi değiştireceğini zannediyor olması Can Dündar’ın aklına olan güvenimi azalttı açıkçası.

Demek ki memlekette günlük köse yazmanın bir “pozisyon” meselesi haline geldiğini kavramamış da insanların örneğin bir filmi objektif olarak izleyip görüş yazacağını zannediyor. Hayret!

Bir de; o günlerde önemli şirketlerimizden birinin Pazarlama Direktörü olan arkadaşımla yemek yerken, o da Can Dündar’a ana avrat gitti. Sordum, filmi görmemişti. Yadırgamadım çünkü memlekette akıllı görünen herkes on köse yazısı okuyup oradan kendi pozisyonuna güven tazeliyor. Çok şükür ki bu köse yazarlarının vasatlığından kurtulduğum son yıllarda daha etkili yazılar kaleme alabiliyor, yeni şeyler söyleyebiliyorum.

Turkcell’le ilgili patırtının koptuğu gün başka bir vesileyle Serdar Erener ile konuştum. Olan bitenden dolayı sıkıntılıydı ama filmle ilgili söylediği şey “memlekette artık Atatürk’ün gerçekçi/insani yorumuna geçiş olabileceği” beklentisi idi. Yani kopan fırtınanın dinmesi sonrasında bir tabunun yıkılabileceği umudunu taşıyordu. Ben de aynı umudu paylaştım ama o dönemki aşırı yoğunluğum nedeniyle filme gidemedim.

Bir kaç gün sonra Serdar’ın “beynimin yarısı” (dedi mi bilmiyorum ama) diyeceğini tahmin ettiğim Uğurcan Ataoğlu ile karşılaştım. Fikrini sorduğumda “Güven, film kötü” dedi.

“Televizyonda oynatmak için dahi kötü, kaldı ki sinemada oynuyor” diye ekledi. Uğurcan kötü diyorsa kötüdür. Hiç tereddüt etmem. Kendi kendime “eyvah” dedim. İyi bir fikrin kötü bir uygulama nedeniyle heba olabileceği fikri üzerime kabus gibi çöktü.

Sonra Mustafa Altıoklar’ın filmle ilgili yazısı ulaştı internetten. Sinematografik açıdan yerden yere vuruyordu. Filmi görmüş kadar oldum. Ve Kasım’ın son haftası filmi izledim. Mustafa’nın ilk yarısında uyudum. Filmde bazı fotoğrafları ilk kez görme dışında ilgimi çeken, daha doğrusu sinemaya gitmemi gerektiren bir şey yoktu. İlk yarının sonuna doğru, bizimkilerin İzmir’e girdikten sonraki eğlence sahnelerinde biraz coştum ve hafiften gözlerim doldu. Arada söyle düşündüm; Ulan koca savaş kazandık, neden beni duygulandıran tek bir sahne olmadı? Nerede Sakarya meydan muharebesi sırasında inip çıkan moraller, yaşanan tedirginlikler ve sonrasında yaşanan coşku? Tamam, hamasetten bıktık ama bu kadar da duygusuz bir anlatım olur mu?

Filmin ikinci yarısına kahve alıp girdiğim için daha dinçtim. Konular da biraz daha ilginçti ama anlatım yine donuk, derinliksiz, coşkusuzdu. Bu şekilde de bitti. Hiç bir duygusal titreşim yaratamamış kötü bir filmdi.

Çıkarken ben de Can Dündar’a kızgındım. Tabii ki ona kızan kişilerin çoğundan farklı olarak, Atatürk hakkında olumsuz/yanlış şeyler söylediği için değil; Kötü bir film yaptığı için. İyi bir film yapsa, zaferlerde bizi coşturabilse, hakkında söylediği söylenen olumsuz şeylerden daha fazlasını kaldırırdı ama toplamda öyle kötü bir atmosfer yaratmış ki kapıdan berbat bir duygu haliyle çıkıyorsunuz. Kaldı ki bana sorarsanız Can Dündar Atatürk’ün “olumsuz” yönleriyle ilgili çok temkinli davranmış. Örneğin “yalnız” ifadesinin yanına çoğu zaman “bağımsız” lafını da eklemiş. Söylenene göre bir çok şeyi de sonradan atmış. Filan.

Filmin neden kötü olduğuna dair daha fazla laf etmeyim/edemem çünkü Mustafa Altıoklar gerekeni söylemiş. Açık Radyo’daki “Kursun Asker” programında önemli teknik hatalar olduğu da söylendi. O yüzden ben biraz nedenleriyle ilgili akıl yürütmeye çalışayım.

Evet, neden böyle oldu? Can Dündar’ın iyi niyetiyle ilgili şeyler de söyleniyor ama bunlara itibar etmiyorum. Sanırım temel hata, Can Dündar’ın bu isi bir sinema yönetmenine havale etmeyip kendi çekmesi. Yani iyi bir sinema filmi çekebileceği konuşundaki aşırı özgüveni. İsim icabı benzer durumlarla sürekli karşılasan biri olarak da bunu yadırgamıyorum. Su an dergide sürdürdüğüm “Kişi Marka” dizisinin temalarından biri de, bu ikinci kariyer ve aşırı özgüven mevzuu. Yüzlerce is adamı ve yönetici ile çalıştım. Bir alanda başarılı olup da haddini bilen o kadar az ki. Bir isi başaran; bir başka ise, onu da Başaran başka şeylere heveslenir. Herkes bir süper kahraman olma peşinde. Sadece is alanında değil.

İsinde  ılı olan, atıyorum sanatta da bir açılım yapma derdine girer. Onu da yaparım, bunu da yaparım, ben her şeye yeterim mesajı verme çabası içindedir insanlar. Aslına bakarsanız, MFÖ’nin “Sen neymişsin be abi?” şarkısında dillendirdiği bu kendini ispat, çevreden takdir görme, hayatta bir iz bırakma motivasyonları son derece de insani, anlaşılabilir şeylerdir. Bu ölümlü dünyanın en temel gerçeğine karsı bulduğumuz çözüm budur. O yüzden, kişisel kariyer anlamında yapılanlara diyecek bir sözüm olmaz. Bir çok arkadaşım çektiği fotoğrafları kitaplaştırıyor, aksam arkadaşlarıyla bir yerde müzik yapıyor, yemek alanında denemeler yapıp bunu paylaşıyor, yazarlık deniyor filan. Ayrıca bunları da yapmalıyız. Ben de yıllarca gitar çalmaya çalıştım.

Ama is örneğin bilmediğiniz bir alanda yeni yatırıma girişip milletin ekmeğini riske etmeye gelince orada itirazım başlıyor. Ya da senaryosunu patronun yazdığı ve tüm çekime müdahele ettiği reklam filmi projelerine katılmıyorum. Can Dündar’ın yaptığına, yani yıllardır beklenen bir “fikrin” içine edilmesine ise isyan ediyorum. Adam gibi bir Atatürk filmi yapmak, bu ülkedeki aklı basında insanların belki elli yıllık beklentisi ve bu kötü uygulama yüzünden belki elli yıl daha kimsenin cesaret edemeyeceği bir is haline geldi.

Amerikalılardan aldığım reklamcılık eğitimlerinde “yaratıcılarla yarışmayın” mesajını çok net verirlerdi. Takip eden yıllarda verdiğim tüm pazarlama eğitimlerinde bunun altını çizdim. Ayrıca yirmi yıldır ajanslara (yaratıcı ekiplere) brif veririm. Ülke reklamcıları arasında bir anket yapılsa, en iyi yaratıcı brif veren kişiler arasına girebilirim. O isi yaparken, yönetmen filmi çekerken müdahil olmamak çok zordur ama biz pazarlama profesyonelleri bu konularda çok sıkı tembihlendiğimiz için isin sanatsal bölümüne yönelik bir müdahale yapmayız.

Haddimizi biliriz. Reklamla ilgili toplantılarda (ki yüzlercesine girmişimdir) renk, müzik, kurgu, oyun vs üzerine konuşmayız. Sadece gelen isin hedefe uyup uymadığına yönelik yorum yapar, düzeltmeyi “sanatçıdan” bekleriz. Para dergisinde 3 yıl reklam değerlendirip neredeyse hiç “teknik” açık vermemiş biri olarak yapacağım müdahalelerin ortalamadan iyi olabileceğini bilir, yine de susarım.

Ama yıllardır görüp dururum ki benim durumumda olan insanların çoğu, özellikle de çok uluslu firma terbiyesinden geçmemiş alaturka yöneticiler, bıraksalar filmi çekecek kadar iddialı ve müdahildirler. Zaten memlekette herkes teknik direktör veya reklamcı. Kimsenin haddini bildiği yok. Can Dündar’ın bu filmi kendisinin çekmesi de, en hafif ifadeyle haddini bilmezlik kategorisine girer.

Aynı hafta Issız Adam filmine gittim. Bir tarafta Çağan Irmak çok bildik, binlerce kez işlenmis bir hikayeden enfes bir film çıkarıyor, öbür tarafta Can Dündar dünyanın en güzel hikayesinden berbat bir film üretiyor, tek bir duygu teli titretemiyor.

Aynı şekilde Çağan Irmak yetmişlerin “bildik” şarkılarını doğru yer ve zamanda kullanarak tekrar liste bası yaparken, Goran Bregoviç milli destanımıza çingene müziği yazıyor. Hele o oratoryomsu final müziği? Tüy dikiyor. Film bittikten sonra jenerikte gördüm ki sözlerini Can Dündar yazmış. Hem düşün, hem araştır, hem konuş, hem köse yaz, hem film çek, hem de şarkı sözü yaz. Sen neymişsin be abi! Sırada resim sergisi ve tıp tahsili var herhalde.

Yazıyı Atatürk’ün lafıyla kapatalım. "Efendi canlar! hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz hatta reis-i cumhur olabilirsiniz; fakat hiçbir zaman sanatkar olamazsınız."

Güven Borça